18 Şubat 2012

İş'te Renk

06.40: Telefonumun alarmı çalıyor. İptal ediyorum, nasıl olsa 20 dakika sonra babam arayıp günaydınlardan bir demet sunacak bana. 
07.00: Telefonum çalıyor. Babamın "fıstığım"la başlayıp "iyi işler"le biten kısacık aramasına uyanıyorum. Yıllarca dairesine uğurlarken "İyi işler babacıııım" deyişlerim birkaç yıl sonra aynı şekilde beni buluyor. Kalkıyorum, akşamdan ne giyeceğime karar vermişsem keyfime diyecek yok, ama karar vermemişsem gardrobun önünde birkaç dakika oyalanıyorum. Yüzümü yıkıyorum, karar verdiklerimi giyiyorum, vakit kalmışsa makyaj, yemek kalmışsa paket. 
7.30: Evden çıkıyorum. Servis arkadaşıma bir mesaj atıyorum ki beni beklesinler. Kulağımda kulaklığım ve TRT Radyo 3'te caz.
7.40: Servise bir günaydın çakıyorum, kulağımdaki caz ezgileriyle uyuyakalıyorum. 
8.15: Dünyanın en güzel manzaralarından birine gözümü açıyorum. Avrupa'dan Asya'ya, uykudan uyanıklığa, yalnızlıktan arkadaşlarıma, boşluktan üretmeye doğru giden köprünün üstünde bir check-in yapmayı ihmal etmiyorum.
8.30: Ofisteyim.
8.45: Ofis dolmaya başlıyor ve ilk çaylar geliyor. Günün devamı kapının defalarca açılıp kapanmasıyla, planlı ve ani toplantılarla, susmayan telefonlarla, yazıcıya girip çıkan kağıt desteleriyle geçip gidiyor. 

Bütün bunlar işimi sevmem için tabii ki yeterli değil. Ama bugünlerde bir arkadaşlığı kutluyorum ben. Çok kırılmışken, arkadaşlara ve arkadaşlığa olan inancımı bu kadar yitirmişken, kimseye güvenemeyeceğimi düşünürken, yine her zamanki "aşık" arkadaş hallerime bürünüveriyorum. Her şeyi paylaşmak istiyorum, anlatıyorum, dinliyorum, kahkahalar atıyorum, sandalyemi yükseltip karşı kübiğe bir göz atıyorum, bir bakışta anlaşıyorum. 

Karşıma benden biri daha çıktı, tadını çıkarıyorum. 
Bütün bu uzun girizgah aslında bir şiir için. Şiirin Neruda'nın olması rastlantı mı bilmiyorum. Neruda'yı severim ben çok, adını ilk duyuşumu ve kimden duyduğumu hatırlarım, kimseler bilmez hala Neruda'yı ne çok sevdiğimi ve neden bu kadar çok sevdiğimi. 

Başlayan ve biten bütün arkadaşlıklar şerefine gelsin öyleyse:

Yavaş yavaş ölürler
Seyahat etmeyenler,
Yavaş yavaş ölürler okumayanlar,
Müzik dinlemeyenler,
Vicdanlarında hoş görmeyi barındırmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler,
İzzetinefislerini yıkanlar
Hiçbir zaman yardım
İstemeyenler.

Yavaş yavaş ölürler
Alışkanlıklara esir olanlar,
Her gün aynı yolları yürüyenler,
Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,
Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile girmeyen,
Veya bir yabancı ile konuşmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler
İhtiraslardan ve verdikleri heyecanlardan kaçınanlar,
Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı
Görmek istemekten kaçınanlar
Yavaş yavaş ölürler.

Yavaş yavaş ölürler
Aşkta veya işte bedbaht olup istikamet değiştirmeyenler,
Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,
Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin
Dışına çıkmamış olanlar.
Yavaş yavaş ölürler...

Pablo Neruda

Hiç yorum yok: