17 Haziran 2010

ESKİLERDEN; ÇOK ESKİLERDEN


12 Eylül 2006- 02:25'te, "Yeni döneme bir kala" notuyla

İyileşen yaralarımıza ne oluyor acaba? Yani kanıyor bir yerimiz, kan akıyor oradan, sonra o kan giderek katılaşıyor. Önce pıhtılaşıyor, sonra tamamen kabuk oluyor. Bir süre sonra kabuk düşüyor. Ve biz mutlu oluyoruz yaralarımızın iyileşmesine. Ama unuttuğumuz bir şey var: Bize ait olan bir şey gidiyor ve aslında biz kabuk değiştiriyoruz. İster bir sinek ısırığı olsun söz konusu, ister kocaman bir yanık, ya da işte yüreğimizde açılan yaralar... Onlar da parçamız aslında bizim. Baş parmağımız, sol gözümüz ne kadar bize aitse onlar da en az o kadar bizim...

İnsan kendine karşı çok da mükemmeliyetçi olmamalı aslında. Yarasının hakkını vermeli, hatta arada bir kaşımalı yarasını ve hatta her bir yarasının izini taşımalı.

Çünkü, yara olmuşsa bir yerimiz, hala yaşıyoruz demektir. Yaramızı kaşıyabiliyorsak hala metanetimiz var demektir; hala güçlüyüzdür hem o yarayı kaşıyacak hem daha derinini taşıyacak kadar. Yaralarımız yaşadığımızın simgesidir aslında, yaralarımız neleri tecrübe ettiğimizin göstergesidir. O yüzden olabildiğince fazla yarayla ayrılmalı insan hayattan, derin olmalı yaraları... Geçtiği her yoldan gül yerine diken toplamalı... Çünkü acılar hatırlatıyor anları, anıları...

Çünkü nankör insanoğlu, "güllü diken" değil de "dikenli gül" demeyi sever. Ve yanına hep acıları alır, acılar iz bırakır yüreklerde, acılar iner derinlere. Ve yaralar unutturmaz kendini, yaralayanlar unutulmaz.

Yaralanmalı insan yaralanabildiğince... Hayatı ne kadar yaşadığımız, aldığımız yaraların sayısıyla doğru orantılıdır. Ölünce yaralanamayız çünkü, bir daha yaralayamayacakları için.

Hiç yorum yok: